Bir Markayla Başlayan Soru: “President Türk malı mı?”
Günlük hayatta sıkça duyulan bazı sorular vardır; basit görünürler ama kurcalandıkça karmaşık bir siyasal haritaya açılırlar. “President Türk malı mı?” sorusu da bunlardan biri. Market rafında duran bir tereyağı ya da peynir ambalajına bakarken sorulan bu soru, aslında çok daha fazlasını ima eder: Kime ait, kim üretiyor, kim kazanıyor, kim karar veriyor? Bu noktada mesele yalnızca bir markanın menşei değil; iktidarın ekonomik alanda nasıl örgütlendiği, kurumların nasıl işlediği ve yurttaşların bu düzene nasıl eklemlendiğidir.
Bu yazıda kesin bir “evet” ya da “hayır”la yetinmek yerine, bu sorunun siyaset bilimi açısından neden önemli olduğunu tartışacağım. Çünkü markalar, günümüz dünyasında yalnızca ticari aktörler değil; ideolojilerin, kurumsal güçlerin ve demokratik tartışmaların da taşıyıcılarıdır.
President Markası ve Küresel Kurumsal Güç
En temel düzeyde cevaplamak gerekirse: President markası köken olarak Türk değildir. President, merkezi Fransa’da bulunan çok uluslu Lactalis Grubu’na ait bir markadır. Ancak bu bilgi tek başına yeterli değildir. Çünkü küresel kapitalizm çağında “yerli” ve “yabancı” ayrımı, giderek daha muğlak hâle gelmiştir.
Türkiye’de satılan President ürünlerinin önemli bir kısmı Türkiye’deki tesislerde üretilir; yerli iş gücü kullanılır, yerel tedarik zincirleri devreye girer. Peki bu durum markayı “Türk malı” yapar mı? Yoksa karar alma merkezinin, sermaye sahipliğinin ve kâr transferinin yeri mi belirleyicidir? İşte bu noktada siyaset bilimi devreye girer.
İktidar: Sermaye Kime Ait?
İktidar kavramını yalnızca devletle sınırladığımızda, büyük resmi kaçırırız. Çok uluslu şirketler, günümüzde devletler kadar –hatta kimi zaman onlardan daha fazla– belirleyici güce sahiptir. President gibi markalar, küresel gıda rejiminin parçasıdır. Ne üretileceğine, nasıl üretileceğine, hangi fiyatla satılacağına dair kararlar çoğu zaman ulusal sınırların dışında alınır.
Bu durum, ekonomik iktidarın ulus-devletlerden çok uluslu yapılara kaydığını gösterir. Devlet ise bu süreçte düzenleyici, teşvik edici ya da kimi zaman pasif bir aktör hâline gelir. “President Türk malı mı?” sorusu, bu güç kaymasının gündelik dile sızmış bir ifadesidir.
Burada provokatif bir soru sormak kaçınılmaz: Eğer üretim Türkiye’de ama karar Fransa’da alınıyorsa, gerçek iktidar nerededir?
Kurumlar ve Meşruiyet Arayışı
Kurumlar, iktidarın görünür yüzüdür. Devlet kurumları, piyasa düzenleyicileri, uluslararası ticaret anlaşmaları… Hepsi bu tür markaların faaliyetlerini mümkün kılar. Çok uluslu şirketlerin yerel pazarlarda kabul görmesi ise yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir meşruiyet meselesidir.
Türkiye’de zaman zaman yükselen “yerli ve millî” söylem, bu meşruiyet tartışmasının merkezinde yer alır. Yabancı sermayeye kapı açılırken, bunun “ulusal çıkarlara hizmet ettiği” vurgulanır. President gibi markaların yerel üretim yapması, bu söylemin somut dayanaklarından biri olarak sunulur.
Ancak şu soru genellikle yanıtsız kalır: Yerel üretim, yerel karar alma anlamına da gelir mi? Yoksa meşruiyet, yalnızca sembolik bir düzeyde mi inşa edilir?
İdeolojiler: Tüketim, Milliyetçilik ve Küreselleşme
İdeolojiler, markalar üzerinden gündelik hayata sızar. Bir ürünü satın almak, çoğu zaman farkında olunmadan ideolojik bir pozisyon almayı da içerir. Küreselleşme ideolojisi, markaların ulusal kimliklerden bağımsız olduğunu savunur: Önemli olan kalite, fiyat ve erişilebilirliktir.
Buna karşılık ekonomik milliyetçilik, tüketimi bir yurttaşlık görevi olarak çerçeveler. “Yerli malı kullanmak” yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve siyasal bir eylem hâline gelir. President markası bu iki ideolojinin tam kesişim noktasında durur: Küresel bir markadır ama yerel pazarda “bizden biri” gibi sunulabilir.
Bu gerilim, siyasal tartışmaların da tonunu belirler. Bir markayı tercih etmek, bazen bilinçli bir siyasal tavır olarak yorumlanır. Ama gerçekten öyle midir, yoksa bu da sistemin sunduğu sınırlı bir seçim midir?
Yurttaşlık, Tüketici Kimliği ve Demokrasi
Modern demokrasilerde yurttaşlık, yalnızca oy vermekle sınırlı değildir. Tüketim pratikleri de yurttaşlık deneyiminin bir parçası hâline gelmiştir. Hangi markayı aldığımız, hangi şirketleri boykot ettiğimiz, hangi ürünleri desteklediğimiz politik anlamlar taşır.
Ancak burada bir risk vardır: Yurttaşlığın tüketici kimliğine indirgenmesi. Eğer siyasal katılım, yalnızca “doğru ürünü seçmek” olarak algılanırsa, demokrasi yüzeyselleşir. President Türk malı mı sorusu, bu indirgeme riskini açıkça gösterir.
Bir ürünü almamak ya da almak, gerçekten siyasal bir değişim yaratır mı? Yoksa bu tür tercihler, daha derin yapısal sorunların üzerini mi örter?
Karşılaştırmalı Bir Bakış: Başka Ülkelerde Aynı Soru
Benzer tartışmalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Fransa’da Amerikan fast-food zincirlerine karşı yükselen tepkiler, Güney Amerika’da çok uluslu tarım şirketlerine yönelik protestolar, Hindistan’da yerli üretimi teşvik eden kampanyalar… Hepsi aynı sorunun farklı versiyonlarıdır: Ekonomik egemenlik kime ait?
Bu örneklerde devletin rolü belirleyicidir. Bazı ülkeler korumacı politikalarla yerli sermayeyi güçlendirmeye çalışırken, bazıları küresel entegrasyonu bir kalkınma stratejisi olarak benimser. President gibi markalar, bu stratejilerin sahadaki karşılığıdır.
Kişisel Bir Değerlendirme: Rafın Önünde Durmak
Bir markette durup etiketlere baktığım anları düşünüyorum. Ürünlerin arkasındaki küçücük yazılar, koca bir dünya düzenini fısıldar gibidir. “Menşei”, “üretim yeri”, “firma bilgisi”… Hepsi oradadır ama çoğu zaman aceleyle geçilir. Oysa o rafta verilen karar, yalnızca akşam yemeğiyle ilgili değildir.
Kendime şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: Bu ürünü alırken kimi destekliyorum? Ve daha önemlisi, gerçekten bir seçim yapıyor muyum, yoksa seçenekler çoktan belirlenmiş mi?
Demokrasi ve Katılım: Sorunun Açık Ucu
Demokratik bir toplumda bu tür soruların sorulabilmesi bile değerlidir. “President Türk malı mı?” sorusu, ekonomik düzenin sorgulanmasına açılan bir kapıdır. Ancak bu kapıdan geçmek için soruyu genişletmek gerekir: Kim üretiyor, kim yönetiyor, kim kazanıyor?
Gerçek katılım, yalnızca tüketici tercihleriyle sınırlı kalmadığında anlam kazanır. Sendikalar, kooperatifler, şeffaflık talebi, kamusal denetim… Bunlar, ekonomik demokrasinin araçlarıdır. Markalar hakkındaki tartışmalar, bu daha geniş siyasal mücadelenin parçası olabilir.
Sonuç Yerine: Bir Cevaptan Fazlası
“President Türk malı mı?” sorusunun kısa cevabı hayırdır; köken olarak Türk değildir. Ama bu cevap, tartışmayı bitirmez. Aksine başlatır. İktidarın nasıl dağıldığını, kurumların nasıl meşruiyet ürettiğini, ideolojilerin tüketimi nasıl şekillendirdiğini ve yurttaşlığın hangi sınırlar içinde tanımlandığını düşünmeye davet eder.
Belki de asıl mesele, bir markanın pasaportunda ne yazdığı değildir. Asıl mesele, bu markaların hayatlarımızda ne kadar söz sahibi olduğu ve bizim bu söz hakkına ne ölçüde ortak olabildiğimizdir. Bu soruyu sormaya devam etmek, demokratik bir refleksin kendisidir.